8 Kasım 2010 Pazartesi

beş madde

-O değil de Forlan bi gol ataydı iyiydi be. O adamı Dünya Kupası maçlarından beri bi ayrı seviyorum nedense. Sevilir o yani. Sevmeyeni öperler arkadaşım.

-Bence takım elbiseli iş adamı havasında olan abiler amcalar minibüslere binmemeliler. Bütün karizmaları anında sıfırlanıyor be.Yani dolmuşun her yerinde geçerli değil bu tabi.Sorun 3 kişilik lanet ön koltuk. Oraya asla oturmam ve o acınası duruma düşmek istemem. Hele arada kaldıysan sıçtın direk yani. O takım elbiseli, karizma adam gidiyor yerine ezilip büzülen, nereye bakacağını şaşıran, dikiz aynasından arkadaki bütün kişilerin onu görebilmesi huzursuzluğuyla daha da kızaran bozaran sinirlenen ezik bir adam geliyor. Geçen yine dolmuşta böyle acınası bir vakayla karşılaştım ve dayanamadım güldüm. Adamın o hali sesli gülmeme engel olamadı ve haliyle dolmuştaki o diğerlerinin bakışlarını üzerime çekmeyi başardım. Kendimi ayrıca tebrik ediyorum.

-Merak ettiğim bir konu var. Nasıl oluyor da anneler seneler seneler ve seneler geçmesine rağmen hiç durmadan ve bıkmadan konuşma kabiliyetini gösterebiliyorlar? Mesela benim annem ; başı ağrıdığında, beli ağrıdığında, yorulduğunda, temizlik yaptığında, televizyon izlediğinde, chat yaptığında, tuvalete girdiğinde, dışarı çıktığında, uykusu arasında sürekli konuşur. Yani hep konuşur. Konuşur , konuşur ve yine konuşur. Harika bir performans. Ben böyle bi anne olmak istemiyorum.

-Alışveriş manyaklığına yakalandım.Feci bi durum. İçimde bi yerlerde her zaman yatar ama sık sık çıkmaz bu. Genel olarak alışveriş manyağı diye bahsedilen kızlardan değilim yani. Sürekli deli gibi alışveriş yapmam. Ama o canavar çıkınca fena oluyo be. Ekstre hala gelmedi. Gelmemesi için de her gece yatmadan önce dua ediyorum. Amin.

-Bazen bi sevgilim olmasını istemiyor değilim. Sevmenin nasıl bi duygu olduğunu sanırım unutmuş bulunmaktayım. ALKIŞ. Herkes başaramaz yani. Hani bir buçuk senedir sevgilim yok bu yüzden dicem ama daha uzun süredir sevgilisi olmayan arkadaşlar var. Onlarda bu semptomları göremiyorum. Yani onlar sevgilisi olmadan seven insanlar. Ben ikisini de yapamıyorum. Öyle de beceriksizim işte. Bilin yani.

5 Kasım 2010 Cuma

Paranoyaklaşmakta(mı)yım

Son zamanlarda bende bugüne kadar hiç olmayan bir şey oluyor. Abimden korkmak. Yaklaşık 5 senedir hasta olmasına rağmen ondan hiç korkmamıştım.
Hastalığının ilk senelerinde hala aynı odayı paylaşıyorduk ve hastalığı o zamanlarda bu kadar durgun değildi. Her gün farklı bir olayla karşılaşıyor, her gün abimin farklı düşünceleriyle savaşıyor, dinsel konuların içinden çıkamıyorduk. Geceleri inlemeleriyle onu uyandırırdım ve uyandırdıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi uykuya dalmasını bekler, nefes alış verişleri derinleşince ve uykuya daldığını anlayınca iç huzuruyla ben de uykuma dönerdim. Bana bişey yapmasından değil, ona bişey olmasından korkuyordum. Ailemi bıçakladığı zaman bile korkmamıştım ondan. Sadece kızgındım. Ona çok fazla kızgındım ve nasıl affedeceğimi bilmiyordum. Benim için çok zor bi durumdu.Bir yanım onu affetmemi çünkü bunu bilinçli yapmadığını, diğer yanım ise ailemi nasıl bıçakladığını her ne kadar hasta olsa bile kesinlikle böyle bişey yapmaması gerektiğini söylüyordu.Hangisini seçersem onun, benim ve ailem için daha iyi olurdu bilemiyordum.Onu affetmeyi seçtim çünkü gözlerindeki perişanlık, üzgünlük ve pişmanlık üzüntümü hayli arttırıyordu. Her ne kadar ölümcül bişey yaptıysa da ona yeteri kadar kızamıyordum.İşin tuhaf kısmı ben bu bıçaklama olayı olduğunda da ondan hiç korkmamıştım. Evde eğer ben de olsaydım beni de bıçaklayacağı apaçık ortadaydı ama ben yine de korkmuyordum. Neden bilmiyorum. Şu ana kadar bana şiddet içerikli herhangi bişey yapmadığından dolayı mı karar veremiyorum. Ama söz konusu ben olduğumda kendini çok fazla tutuyor. Buna eminim. Seneler öncesinde bir kere sofrayı hazırlıyordum. tam tabakları yerleştiriyordum ki abim içerden koşan adımlarla geldi. Gözleri kendisine ait değildi. Kulakları sıkıntıdan kıpkırmızıydı ve dibime kadar gelip elini havaya kaldırdı. Kendi sesi olduğuna hala inanamadığım o sesle napıyosun sen diye bağırdı. Eli havada yumruk şeklindeydi ve yanlış tek bir hareketimle ya da kelimemle onu bana indiricekti.Bişey yapmadım abicim gibi bişeyler geveledim ve sustum. Gözlerim doldu ve ağlamaya başladım. İçerden annem koşarak geldi ve oğlum kardeşin bişey yapmadı neden kızıyosun gibi cümlelerle onu yatıştırmaya çalıştı. Abim bikaç saniye sonra elini indirdi ve beni öperek ben sana bişey yapabilir miyim kardeşim korkma sakın dedi. Sadece o an korktum ondan. O da onun korkusu değil belki de yumruğun inme korkusuydu. Acı korkusu. Emin olamıyorum.
Kendi hayatım ve ailemin hayatı pahasına da olsa diğer yarım olduğu için ondan hiçbir zaman korkamıyorum belki de.Ya da ona yeteri kadar kızamıyorum.Bilemiyorum gerçekten.
Ama son zamanlarda ciddi anlamda sürekli hastalıklı düşünceler geçiyor aklımdan.Ya şimdi balkona çıkarsa yeniden atlarsa, ya mutfaktan bıçak alırsa, ya şimdi yanımda oturuyoken bana bişey yaparsa, ya babama vurursa, ya evden kaçarsa, ya arabada giderken atlarsa, ya şunu yaparsa, ya bunu yaparsa... Beynimden öyle düşünceler geçiyor ki bi an abimin değil de benim şizofren olduğumu düşünüyorum.
Balkondan atladığı günden beri mutfak onun için yasaklı bölge ilan edildi. Sözlü olarak değil ama hepimiz anlaşmışız gibi abimi oraya tek başına çıkarmıyoruz.Ya babam ya annem ya ben mutfağa girer girmez bi bahaneyle arkasından gidiyoruz ve ordan çıkana ya da çıkarana kadar yanında duruyoruz.O bölgeden o kadar korktum ki geçen gece saat 4 civarlarında uyurken mutfağın ışığının açılmasıyla uyandım. Odamın kapısının bir bölümü camlı olduğundan direk görebiliyorum. Herhangi bir ses duymamıştım. Sadece ışıkla uyandım ve nasıl koştuğumu bilemedim. Acıktığını ve yemek yiceğini söyledi. Ben de yalan söyleyerek daha uyuyamadığımı ve benim de acıktığımı söyledim. O odasına geçene kadar da onunla bişeyler yedim.
Dün evde yalnızdık ve dersaneye gidecektim. Babam 15 dakikaya geleceğini söylemişti. Az zamanım vardı ve abimi yalnız bırakmak istemediğimden saçlarımı yıkıyım dedim. Ama banyoda geçirdiğim o 5 dakikalık süre.. Resmen bi ömür gibiydi. Evden çıkan her sesi dinliyodum. Şu an mutfaktaki çekmeceyi mi açtı, acaba bıçağı mı aldı, bana burda bişey yapabilir mi, balkonun kapısı mı açıldı.. gibi paranoyak düşünceler. Saçımı aceleyle duruladıktan sonra resmen içeri koştum. Ve oturmuş televizyon karşısında çekirdek çıtlatıyordu. Nasıl bir oh çektim anlatamam.
Kendi aklımdan böyle paranoyak düşünceler geçerken ve onu masum şeyler yaparken bulduğumda kendime çok kızıyorum. Nasıl böyle şeyler düşünebilirm diyorum. O benim abim! Ama kendime bu kadar kızmama rağmen bu paranoyak düşünceleri aklımdan çıkaramıyorum.
Şu an babamla 1 saat mesafelik bir yere gidiyolar gezmek için.Ve aklımda şu hastalıklı düşünceler var:
-Ya babama araba sürerken bişey yaparsa ve dolayısıyla kaza yaparlarsa,
-Ya babam arabayı sürerken kendini arabadan atarsa(bi kere böyle bişeye yeltenmişti)
-Ya orda sıkıntılanırsa ve kendine herhangi kötü bişey yaparsa.
Sadece güleryüzlü şekilde geri gelmelerini istiyorum. Bu kapıdan çıktıkları gibi dönmelerini istiyorum. Ve dua etmekten başka bi çarem yok. En kötüsü de bu..

Nerden çıktın TBS




Bakın gerçekten fazla bişey istemiyorum ya. Çok ciddiyim. Bi TBS yeter be. Hadi be abi be. Gözünüzün yağını yiyim biri bana şundan alıversin. Hem 230lardan 135 olmş bi yerde. İndirimde. He? Olmaz mı. Yani ben şimdi bu rengi görnce TBS'de öliyim dedim ya. Hayat dursun dedim. Yani Messi'nin futbolu bırakacak olması gibi, en sevdiğiniz grubun bi daha albüm çıkarmayacak olması gibi, bi daha çikolata yemeyeceksiniz gibi hissetmek. Daha nasıl anlatıyım lağn! Anlayın işte içimdeki yanan ateşi. Anlayın abiler ablalar.

Remember remember the fifth of November




Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, Bay Creedy.Ve fikirler kurşun geçirmezdir.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.

Kapalı bir sandığın içinde gün ışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben.Hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten.Beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem.Tanımak zorunda değiliz birbirimizi.Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer.Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.
Bit Palas*

Ya.

'Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi , kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı.'

1 Kasım 2010 Pazartesi

Mim konusu

Efenim Girl with the red baloon adlı blog sahibi tarafından mim'lenmişim. Öpüyorum kendisini kırmızı kırmızı :*

Mim Konusu: Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Seçtiğiniz kitabı satın aldığınız yada hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.


Kitabımın adı : Masumiyet Müzesi. Orhan Pamuk'un o muhteşem kitaplarından biri ve benim için en güzeli. Okumayanların okumasını şiddetle tavsiye ediyorum. Ve hemen 55. sayfayı sizlerle paylaşıyorum.


Bu, bütün hayatım boyunca güzel bir kızla hep yapmak isteyeceğim ve çok da merak ettiğim bir şeydi. Amerika'daki bir-iki rastlantı dışında, aslında otuz yıllık hayatımda dudaktan öpüşen bir çifti sinemadan başka bir yerde de hiç görmemiştim. Sinemalar yalnız çocukluğumda değil, o yıllarda bile bana öpüşen başkalarını seyretmek için gittiğimiz yerlermiş gibi gelirdi. Hikâye, öpüşmek için bahaneydi. Füsunun da, benimle öpüşürken filmlerde gördüğü öpüşmeleri taklit ettiğini hissederdim.

Şimdi Füsun ile öpüşmelerimiz hakkında bir şeyler söylemekistiyorum. Hem hikâyemin cinsellik ve arzu ile ilgili ciddi yanını olduğugibi hissettirmek, hem de onu hafiflik ve bayağılıktan korumak gibi bir endişem var: Füsun'un ağzının pudra şekeri tadının, çiğnediği Zambomarka çikletten geldiğini zannediyordum. Artık Füsun ile öpüşmek, ilkbuluşmalarımızdaki gibi yalnızca birbirimizi sınamak, karşılıklıduyduğumuz çekimi ifade etmek için yaptığımız kışkırtıcı bir hareketdeğil, kendi zevkimiz için yaptığımız ve yaptıkça da, ne olduğunuikimizin de hayretle keşfettiği bir şeydi. Islak ağızlarımız, birbirini cesa-retlendiren dillerimiz kadar her uzun öpüşte hatıraların da işekarıştığını, tadını çıkara çıkara uzun uzun öpüştükçe, ikimiz de ilk defa fark ediyorduk. Böylece öpüşürken önce onu öpüyordum, sonra hatıralarımdaki onu öpüyordum, sonra bir an gözümü açıyor ve gözümü kapayıp az önce gördüğüm onu ve hatıralarımdaki onu öpüyordum, ama bir süre sonra bu hatıralara ona benzeyen birileri de karışıyor ve onları da öpüyordum ve sonra da bütün bu kalabalıkla aynıanda öpüştüğüm için kendimi daha erkek buluyordum ve bu sefer onuöperken başka biri olarak öpüyordum ve çocuksu ağzının, genişdudaklarının ve istekli, oyuncu dilinin ağzımın içindeki hareketlerindenaldığım haz, akıl karışıklığı ve pek çok yeni fikir ("Bu bir çocuk," dedibir fikir, "Evet çok kadın bir çocuk," dedi başka bir fikir), onu öperkenolduğum bütün kişilerle ve o beni öperken hatıralarımda canlanan bütün Füsunlarla karışarak gitgide büyü-yordu.


İşte böyle. Tekrardan okumalısınız. Kimseyi mimlemek istemiyorum içinden gelen yazabilir. öpüldünüüğğğzzz